Kültür Sanat / Edebiyat

Langston Hughes'u ararken

Cuma, 07 Mart 2008
Bir eşcinsel şairin yaşamı söz konusu olduğunda bir sır kadar 'özel'e giren hayat, diğerininkinde niye birdenbire, geçtim özel olmaktan genel 'hayat derslerine' giriverir? Sizce Lorca, Nâzım kadar olsun sevememiş midir? Murathan Mungan’ın kaleminden.

Langston Hughes'un kitaplığımda altı kitabı var ve bildiğim kadarıyla Türkçe'de başka bir Langston Hughes kitabı daha yok. İlk kitap, Ataç Kitabevi tarafından yayımlanmış Ekim 1961 tarihli bir Necati Cumalı çevirisi: Memleket Özlemi. Şiirleri okura yakınlaştırmak isterken, yerel tonu ve deyişleriyle biraz fazla "yerlileştirilmiş" bir çeviri bu. Ön ve arka kapağında şairin soyadı "Hughes" olarak değil "Hugnes" olarak yazılmış. Sonra da onca masraf ettiklerini düşünerek kapağı yeniden basmaya gerek görmemişler anlaşılan. O yıllar Türkiye'sinde yayımcılık pek güç koşullar altında sürdürülüyordu elbet; öte yandan birçok şeyin "kısıtlı imkânlarla" açıklanmasının gelenekselleştiği ülkemizde her çeşit sorumsuzluk, özensizlik ve benzeri dikkat zaafları, hâlâ sadece buna yaslanarak açıklanıyor ne yazık ki... Yoksunluğun nasıl başka türlü yoksulluklara yol açtığı ve daha kalıcı zararlar bıraktığı gözardı ediliyor.

Dilimizdeki ikinci Langston Hughes kitabı, Şiirler başlığı altında Talat Sait Halman tarafından daha geniş kapsamlı bir derleme olarak hazırlanmış. (Haziran 1971, Yeditepe Yayınları.) Şiirlerin çevirileri Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Engin Aşkın, Necati Cumalı, Tarık Dursun K., Nevzat Üstün, Suat Taşer, Can Yücel ve Talat Sait Halman imzasını taşıyor.

1985'te, Kavram Yayınları Ergin Koparan çevirisiyle Alabama'da Şafak'ı; Kaynak Yayınları da Özcan Özbilge çevirisiyle Özgürlük Gibi Sözcükler'i yayımlamış. 1990'da Varlık Yayınları Ergin Koparan Türkçesiyle "Caz Şiirleri" altbaşlığıyla Ertelenmiş Düş Kurgusu'nu sunmuş. Gene Ergin Koparan'ın bir derlemesi olan Seçme Şiirler, Yön Yayıncılık tarafından 1994'te yayımlanmış.

Bu bilgiler, Langston Hughes'u günümüzde ve dilimizde "aramak" isteyen meraklılar içindi.

***

Langston Hughes'un Türkçe'de en fazla tanınan, bilinen şiirinin 'Bir Zenci Kızın Türküsü' olduğu söylenebilir. Melih Cevdet Anday'ın duru, berrak Türkçesiyle belleklerde yer etmiş olan bu şiir, daha sonraları yayımlanan çeşitli seçkilerde en çok yer alan Langston Hughes şiiri olmuştur. Bizim edebiyat tarihimiz bakımından bir önemi de bu çevirinin ilk kez, Orhan Veli'nin çıkardığı ünlü "Yaprak" dergisinin 1 Ocak 1949 tarihli ilk sayısında yayımlanmış olmasıdır.

Şiirde kullanılan "zenci" sözcüğü, günümüzde olduğu gibi bir "siyaseten doğruculuk" (politically correct) sorunu değildi o zamanlar. Zaten "zenci" sözcüğü Türkçe'de, hiçbir zaman Amerikalıların dilindeki "negro", "nigger" karşılığı bir aşağılama sözcüğü olarak kullanılmamış, yalnızca bir niteleme, bir tanımlama amacı gütmüştür. Burun kıvırmak isteyenler böyle zamanlarda daha çok "Arap" demeyi yeğlemiştir. Kaldı ki edebiyatımız ve sinemamızdaki "Arap Bacı" tiplemelerini şöyle bir hatırlayacak olursak, bu bile yeterince "aşağılayıcı" değildir.

Günümüz Türkçe'sinde, Amerikan siyaseten doğrucularının dikkatine koşut bir duyarlılık gösterenler, onların "black"i karşılığı bugün "siyahi", "siyah" ya da "karaderili" demeyi yeğliyorlar.

Langston Hughes'un kendisi de bir siyahi, bir karaderiliydi. Yaygın deyişiyle "Harlem rönesansı"nın, "kara edebiyat"ın en önemli şairlerinden biri olarak karaderililerin Amerikan toprakları tarihindeki trajik, acılı ve yorgun geçmişine iz düşüren pek çok şiir yazmıştır. Neredeyse yabanıl bir güç taşıyan bu şiirlerin tümü isyan ve keder yüklüdür. Şiirlerinde Amerika'daki sözlü ya da ezgili "Siyah kültür"ün geleneksel ses ve yapı malzemesinden alabildiğine yararlandığı halde "folklorik" olma tuzağına düşmeden, bunları "modern" bir biçimde kullanmayı başarmıştır.

Avare ruhlu bir gezgin olarak Avrupa, Afrika sahillerinden Sovyetler Birliği'ne, Kore'ye kadar oradan oraya gezdiği ülkeler; girip çıktığı sayısız işler (temizlik işçiliği, biletçilik, hamallık, garsonluk, gemi boyacılığı), başına gelenler (Japonya'da komünist ajanı sayılmak, McCarthy döneminin "cadı avı"nda sorguya çekilmek) düşünüldüğünde heyecan ve macera dolu hareketli bir yaşam sürdüğü söylenebilir. Bu arada Federico Garcia Lorca, Nicolas Guillen'in şiirlerini İngilizceye çevirmiş, şiirlerin yanı sıra deneme, öykü, oyun, roman yazmıştır.
Özellikle barlarını, gecelerini andığı Harlem'deki yaşamın şiirlerini nasıl etkilediğinden; jazz'ın, blues'un, genel olarak "siyah müzik" ritminin şiirlerine nasıl yansıdığından söz eder. Nitekim 1926 tarihli ilk şiir kitabının adı The Weary Blues'tur. Şiirinin "caz şiirleri" diye nitelendirilip anılması boşa değildir. Bu yüzden o, sadece şairleri, edebiyatçıları değil müzisyenleri de derinden etkilemiştir. Nina Simone için yazmış olduğu "Blacklash Blues" günlerinden başlayan bu güçlü etki, günümüze dek sürüyor. Örneğin, Charlie Hadden "Dream Keeper" şarkısını onun bir şiirinden yola çıkarak bestelemiştir. Bas gitarın "siyah büyücüsü" Marcus Miller, yakın tarihli albümlerinden birinin adını onun bir şiirine gönderme yaparak "Silver Rain" koymuştur. Langston Hughes adı, caz ve blues'a gönül veren günümüz müzisyenleri için hâlâ güçlü bir esin kaynağıdır.

***

O yalnızca bir karaderili şair değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi değerlerinden ödün vermeyen bir solcuydu. Nitekim Amerikan tarihinin kara lekelerinden biri olarak bilinen 1953'teki McCarthy döneminin "Cadı Avı" diye nitelenen ünlü sorgulamaları sırasında, Amerika'ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi'nin kendisini sorguya çeken üyelerine bir tek kişinin bile adını vermeden çıkmayı bilen birkaç kişiden biridir.

Sonradan çeşitli tiyatro oyunlarına ve filmlere konu olan bu sorgulama tutanaklarına ilişkin iki ilginç kitabı yeri gelmişken meraklılarına hatırlatmak isterim: Ülkü Tamer'in derleyip çevirdiği, içinde sanat dünyasından hayli tanıdık adların ve yüzlerin yer aldığı İhanet Yılları (Cem Yayınevi, 1975; +1 Kitap, 2007) ile Lillian Hellmann'ın döneme ilişkin anılarını, gözlem ve tanıklıklarını içeren Tomris Uyar çevirisi "Şarlatanlar Dönemi" (Karacan Yayınları, 1977; Can Yayınları, 1990).

***

Başta kendi kitaplarının kimi önsözleri olmak üzere, Türkçe'de yer alan kaynakların tümünde de Langston Hughes'un muhalif kimliği, ezilmişlerin yanında saf tutan duyarlılığı, şiirlerinde somutlanan başkaldırı ruhu, yalnızca onun ezilen ırktan biri, bir "karaderili" olmasına bağlanır. Peki, Langston Hughes'un ruhunun, duyarlılığının, kişiliğinin, dünyayla ilgili çatışmalarının ve sancılarının biçimlenmesinde aynı zamanda bir "eşcinsel" olmasının hiç mi payı yoktur? Langston Hughes'un edebi mirasına değer biçen aydın kadro ile düzen karşıtı muhalif geçmişine sahip çıkmak isteyen geleneksel sol siyaset, "heteroseksist muhafazakârlık" uğruna onun bu yanını yok sayar ya da görmezden gelir; eşcinsel kimliğini, yazdıklarında açıkça dillendirmemiş, "dillendirememiş" olmasının arkasına sığınıp saklanır. Kaldı ki Amerika'da "zenci" bir eşcinselin işinin, "beyaz" bir eşcinselden çok daha zor olduğunu kavrayabilmek için derin sosyolojik çözümlemelere yaslanmaya da gerek yoktur. "Beyazların dünyası"nda bir "zenci" olarak yaşaması yetmiyormuş gibi, "zencilerin dünyası"nda bir eşcinsel olarak ikinci bir "getto"nun mahkumudur. Tarih boyuna ırkçılığın en vahşi ve uzun süreli uygulamalarına sahne olmuş birkaç ülkeden biri olan Amerika'da, "siyah bir eşcinsel" olmanın taşıdığı bu "çifte azap" görülmeyecek; insanın yazdıklarına yansımayacak bir şey midir? Bu konuda yeterince ikna edici olabilmek için, daha yakın tarihlerden bilinen bir örnek olsun diye James Baldwin'i tanıklığa çağırmak ya da kendilerini ve eylemlerini destekleyen Jean Genet'nin eşcinsel olduğunu öğrendiklerinde küplere binen "Kara Panterler" örgütünün tepkilerini belgelemek gerekir mi, bilmem. Kim ne derse desin, hâlâ dünyanın dil, din, ırk ayrımı tanımayan en köklü, en yaygın düşmanlık türü "homofobi"dir.

***

Elbette yaşadığı dönemin baskıcı atmosferinde Langston Hughes'un, hele bir "siyah" olarak "come-out" etmesi, cinsel kimliğini açıklaması, şiirlerinde cinsel yönelimine ilişkin anıştırmalarda bulunması neredeyse olanaksız bir durumdu. Dolayısıyla bu sarmal çıkmazda o da kişisel ve toplumsal sancılarını, ruhunun düğümlerini, şiirlerinde yalnızca karaderili olması üzerinden ifade edebilmiş; cinselliğine ilişkin yaşadığı bütün gerilimleri, açmazları teninin rengine ilişkin yaşadığı sorunların altına gizlemek zorunda kalmıştır. Bir zenciliğini, ancak diğer zenciliğine tercüme ederek anlatabilmiştir. Bu nedenle de "kara derililiğine" ilişkin şiirleri apaçık, "kara cinselliğine" ilişkin duyarlılıkları ise, ipuçları düzeyinde gizli ve dolayımlıdır; ama bu durum elbette, onun şiirinin, dünyasının, duyarlılığının "siyah" oluşu kadar "gay" oluşuyla da belirlendiği gerçeğini değiştirmez. Yaratıcılığının çekirdeğinde yalnızca bir siyah olarak ezilmesinin değil, aynı zamanda bir eşcinsel olarak da ezilmesinin payı yadsınamaz. Kaldı ki "saklanmak" zorunda bırakılmak, ezilmenin en ezici biçimlerinden biri değil midir? Görüldüğü gibi ilerici dünya görüşleri bile "gündelik politika" haline geldiklerinde baskı ve ezilmenin türleri, nedenleri hakkında "siyasi ayrımcılık" yapıyor; mevcut düzenin tribünlerine, kadrolarına göre oynuyor; Langston Hughes'un pembe kartını saklayıp siyah kartıyla oyuna sokmaya çalışıyor.

***

Sanat yapıtlarının, şiirlerin, metinlerin, yazıların elbette bir cinsiyetleri yoktur; okurken onları yazanların cinsiyetlerine, cinsellik edimlerine bakarak okumayız ama onlar üzerine çözümleyici bağlamda söz alırken bunlar önem ve değer kazanır. Günümüzde metinlerin çeşitli katmanlarla gövdelenen bir bünye olduğunu ve çeşitli dinamikler barındırdığını artık biliyoruz. Bunun için dönüp sadece yapısalcıların, yapısökümcülerin yazıp çizdiklerine şöyle bir bakmak bile yeterlidir.

Günümüzün "cinsel politika" alanında söz alan birçok kuramcısı, "yazı"nın cinsiyetinden, işleyişinde içkinleşmiş olan iktidar olgusundan, dokusunda cisimleşen ideolojiden, eril ve dişil yazıdan, cinsel rollerle kimliklendirilmiş dil ve söylem kiplerinden söz edip duruyor. Örneğin, her ne kadar bazılarınca "kritik bir kaynak" olarak kabul edilse de feminist kuramcı Judith Butler'ın gözde kavramı "gender", bugün birçok olgunun açımlanmasında anahtar rolü üstlenebiliyor. Yazı'nın bu çok yönlü doğasını kabul ettiğiniz anda, ondaki taşıyıcı ögeleri de sorgulamak gerekliliği başlıyor.

Bir yazarın, bir şairin dünyasını anlamaya, aydınlatmaya, metnin katmanlarını çözümlemeye çalışırken, onun kişiliğinin bu temel yanını görmezden gelmek, böyle bir şey yokmuş gibi davranmak ya da kasıtlı olarak düpedüz yok saymak sahiden bir çevirmen, eleştirmen, akademisyen tavrı olabilir mi? "Valla o, onun özel hayatına girer, bizi ilgilendirmez, ben sadece yazdıklarına bakarım," muhabbeti durumu kurtarmaya yeter mi? "Özel hayat" dediğimiz, sahiden o kadar özel bir hayat mıdır? Eli kalem tutan gövdenin tarihi ve hafızası, yazılı metnin gövdesinin dışına bu kadar kolay sürülebilir mi? Yoksa "heteroseksist ağızlarda" bu durum fazlasıyla "özelleştirilerek" aslında gözlerden uzak tutulmaya, yer altına itilmeye, yok sayılmaya, üzerinde durmaya değmez tekil örneklermiş gibi yapılmaya, böylelikle "münferit vakalar" kategorisine mi sokulmaya çalışılmaktadır? Elin Langston Hughes'unu bu kadar koruyan "genel ahlak" kendi yazarının, şairinin hayatına kaç metre örtü biçip üzerine kaç kürek toprak atar?

Özel hayat o kadar özelse, diyelim, herhangi bir heteroseksüel erkek şairin, yazarın yaşamındaki kadınlar, aşklar niye onun şiirlerini tutuşturan ateşe, yazdıklarını besleyen birer can damarına; yaşadıkları beraberlikler birer mitolojiye dönüştürülür? Örneğin, yaşadıklarının sahiden bunu hak edip etmediğine bakılmaksızın, diyelim İspanya'nın ya da bir Latin Amerika ülkesinin sürgündeki kimi siyasilerinin yaşam öykülerinden, aşklarından "kızıl fotoromanlar" köpürtülmeye çalışılır? Özel olanla olmayanı tartan bu "genel" ahlakın tartısında ister "yazılı", ister "yazısız" metinler, nerede değer kazanıp nerede kaybeder? Bir eşcinsel şairin yaşamı söz konusu olduğunda bir sır kadar "özel"e giren hayat, diğerininkinde niye birdenbire geçtim özel olmaktan genel "hayat derslerine" giriverir? Sizce Lorca, Nâzım kadar olsun sevememiş midir? Yoksa, zamanında kendi sancısını Yerma'nınkiyle değiştirmeden anlatamadığı bir dünyanın ona ödettiği ikinci bedel midir bu?

Entelektüalize edilmiş hangi siyasi ya da akademik gerekçe ardına saklanmaya çalışılırsa çalışılsın durum açıktır: Güya bireyin özel yaşamının mahremiyetini demokratik bir saygıyla karşılıyormuş gibi yapan bu "ketum tutum", aslında zorbaca bir örtbas etme gayretidir. Onların asıl saygı gösterdikleri, bu çeşit hayatların zaten gizli, saklı ve "özel" yaşanması gerekliliğidir. Bu nedenle, yazdıkları metni devindiren bir nabız gibi atsa da, yazar ve şairlerin cinsel eğilimlerini saklı tutma, onların "özellerine" saygı duyma, mahremlerini gözlerden koruma bahanesi altında asıl yapılmak istenen, "okurun ahlakını" korumak, çocuk yerine koydukları "saf ve temiz" okuru, bu konunun konuşulmasından mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çalışmaktır. Burada korkulan şey, "dile gelmek, dile getirilmek" bağlamında konunun bir "dil" kazanması, yani doğrudan dilin kendisidir. İşi, edebiyat ya da akademisyenlik olanlar için ne hazin, ne dramatik bir durum!

Bu saptamalara, "özel yaşantısının kirli çamaşırlarıyla" hayallerini kirleteceğini düşündükleri "okurlarının" gözünde, şairin, yazarın "itibarını korumak" işgüzarlığı da eklenebilir elbet.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de kimi sol odaklar, muhafazakâr sağ iktidarların "genel ahlakı korumak" adı altındaki girişimlerine şiddetle karşı çıkıp püskürtürken, konu eşcinselliğe geldiğinde maalesef aynı şemsiyenin altına sığınmakta, "heteroseksist muhafazakârlığı" korumak adına onlarla açık ya da gizli ittifak kurmaktan çekinmemektedir. Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada özel olarak işaret etmek istediğim belli odaklar yok, yıllardır köklenmiş genel bir eğilime, heteroseksist iktidarın sol sağ ayrımı yapmayan sinsi karakterine dikkat çekmek istiyorum yalnızca. Ne yazık ki bu mantık burkulmasından payını alan yalnızca solcular da değil. Çok çeşitli iktidar biçimlerinden rahatsız olurken "heteroseksist iktidarı" hiç sorun etmeyen; feminizmi yalnızca heteroseksüel dünyanın bir iç meselesiymiş gibi yaşayan kimi feministlerin yaşadığı bir ülkede konuşmaya çalışıyoruz bütün bunları. Aynı biçimde "fallokrasi"nin iki yüzlü politikalarını kendisine dert etmeden özgürlüğünü kazanmaya çalışan eşcinsellerin yaşadığını da unutmadan ne yazık ki...

Buraya dek söylediklerimi gene de kendilerine yabancı bulanlar, umarım en azından "heteroseksüel" olmakla "heteroseksist" olmayı karıştırmamış; yazarların cinsel kimliğinin tanınması gerekliliğini, özel hayatlar hakkında magazinel merakların giderilmesi biçiminde anlamamışlardır.

***

Isaac Julien, daha çok kısa filmleriyle tanınan karaderili bir İngiliz sinemacı. Onun 1991 yapımı ilk uzun metrajlı filmi ‘Genç Asi Ruhlar’ (Young Soul Rebels) bizde 1993 Sinema Günleri'nde gösterilmiş; hem punk müziğin, hem İngiliz milliyetçiliğinin yükseliş gösterdiği yıllarda, 1977 yazında işlenen bir eşcinsel cinayetinin çevresinde gelişen olaylarda gençlik, yoksulluk, şiddet ve ırkçılık sorunlarının işlendiği bu film, bizde de ilgi görmüştü.


* Looking for Langston

Isaac Julien'in dönem görüntülerinden de yararlanarak siyah-beyaz çektiği, yarı belgesel, 1988 yapımı 45 dakikalık kısa filmi ‘Looking for Langston’ ise, Hughes'un yaşamının pek sözü edilmeyen bu kayıp yanını "arıyor". Filmde, "gay"lerin o zamanki gizli buluşma yeri olan kulüplerinin polis ve "delikanlılar" tarafından basıldığı sahneler, dönem baskısını hatırlatması bakımından ilginç görüntüler içeriyor. İngiliz şarkıcı Jimmy Somerville'in "melek" olarak küçük bir rolde göründüğü filmde, ayrıca Harlem Rönesansı sanatçılarına saygı duruşu niteliğinde birçok gönderme kullanılıyor. Şiirleri, metinleri, sesleriyle başta James Baldwin, Toni Morrison, Bessie Smith olmak üzere birçokları ve elbette caz ve blues parçaları filmi süslüyor.

Dünyanın her yerinde kimliklerinin örtük tarihiyle ilgilenen sanatçılar çıkıp kendi sanat disiplinleri içinden söz almayı sürdürüyorlar.

Meraklıları için belirtmek isterim: Söz konusu bu film, başka iki kısa siyah-beyaz filmle birlikte, "Gay Classics" başlığı altında bir VHS kaset olarak "Connoisser Video" katalogunda yer alıyor. Diğer filmlerden biri, dönemine göre hayli cesur sahneler içeren Jean Genet'nin yaşamında çektiği tek kısa film "Un Chant D'Amour" (1950), diğeri Richard Kwietniowski'nin serin bir dil, sürprizli bir anlatımla işlediği "Flames of Passion" (1989).

Belki bu yazıda sözünü ettiklerim Jean Genet'nin Zenciler oyununu da hatırlatmıştır sizlere. Biliyorum, zenciler zencileri hatırlatır.

23 Nisan 1996-25 Şubat 2008

BİR ZENCİ KIZIN TÜRKÜSÜ

Dixie'de ta güneyde bir yol

(Kalbim yaralı, paramparça)

Asmışlar kara biberimi

Dört yol ağzında bir ağaca

Dixie'de, ta güneyde bir yol

(Yaralı vücudu havada)

Soruyorum beyaz İsa'dan

Söyle ne fayda var duada?

Dixie'de, ta güneyde bir yol.

(Kalbim yaralı, paramparça)

Sevda çırılçıplak bir gölgedir

Budaklı, çıplak bir ağaçta.

*Çeviren: Melih Cevdet Anday