Kültür Sanat

Sevginin cinsiyeti yoktur

Perşembe, 16 Şubat 2017

“Carol, çok küçük bir göz kayması, dudakta oluşan hafif bir kıvrım ile karakterin beğenisini, korkusunu, endişesini hissedebileceğiniz bir film.”

Patricia Highsmith’in The Price of Salt (Carol) romanından Todd Haynes tarafından sinemaya uyarlanan film, merakla beklediğim bir filmdi. Patricia Highsmith, Türkiye’de yayınlanan birçok romanını yıllar önce zevkle okuduğum bir yazardı. Ne var ki Carol romanı 1992 yılında sansürlü olarak yayınlandığından alıp okumak içimden gelmemişti.

Todd Haynes de Velvet Goldmine, Far From Haven (Cennetten Çok Uzakta) ve I’m Not There (Beni Orada Arama) filmleri ile defalarca izlenebilecek filmler üreten bir yönetmen. Çeşitli ödüllerle de anılmaya başlayınca filmden beklentimi oldukça yüksek tuttum kaçınılmaz olarak.

“...gözleri aynı anda karşılaştı, Therese açtığı bir kutudan başını kaldırmıştı, kadın da tam ona bakıyordu. Uzun boylu, sarışındı.”

...Bakışları renksiz ama ışık ya da ateş kadar hükmediciydi ve Therese başka bir yere bakamıyordu. Kadının kendisine geleceğinden emindi. Kalbi duracak gibi oldu, yüzünün alev alev yandığını hissetti.”

Yukarıdaki satırlar kitaptan; sade ama duyguları içinizde hissetmenizi sağlayan cümlelerden oluşuyor. Film, oyuncularının da başarılı performansıyla bu satırlardaki duyguları hissetmemizi sağlıyor. Çok küçük bir göz kayması, dudakta oluşan hafif bir kıvrım ile karakterin beğenisini, korkusunu, endişesini hissediyorsunuz. Filmin son sahnesi bile seyirciden iyi bir gözlem istiyor. Yüzde oluşan değişimden anlamalısınız sonucu.

Konusunu kısaca özetleyecek olursak; büyük bir mağazanın oyuncak reyonunda çalışan Therese ile kocasından ayrılma arifesinde olan Carol’ın birbirlerine duydukları aşkı yaşamalarına dair gerek kişisel gerek çevresel sıkıntılarını, korkularını, ümitlerini anlatan bir film. Kocası ve kocasının ailesi, özellikle küçük kızını da kullanarak; kendinden emin, cinsel kimliğinin farkında ve bununla mutlu Carol’ı evliliği devam ettirmeye zorluyorlar. Aksi takdirde kızını bir daha görmesine izin vermeyeceklerini belirtmeleri Therese ile yaşamaya çalıştıkları ilişkiyi sekteye uğratıyor. Zaten Therese başına ilk kez gelen bu aşkı anlamlandırmaya çalışıyor. İşinden mutsuz, erkek arkadaşıyla hayatının aşkını yaşamadığının farkında ama bir ilişki yaşamakta iken aniden karşısına çıkan bu kadınla güzellikler yaşamak istiyor. Ama çıktıkları yolculukta, tam da büyük bir eşiği geçmişken (cinselliği yaşamışken) Carol’ın eve dönmesi ile aniden ortada kalıveriyor.

1953 yılında geçen hikâye, o yılların atmosferini başarıyla yaratmış. Acı olan “o yıllar ne sorunlu yıllarmış, insanların sevgisine, yönelimine karışıyorlarmış” diye dilimizi şaklata şaklata şaşırmamız gerekirken, değişen, teknolojisi uçuşa geçmiş bir dünyada hâlâ bunların “tabu” olması, bazı ülkelerde evlilik eşitliğinin büyük mücadelelerle alınmış olmasına rağmen, daha büyük bir coğrafyada hâlâ yaşam hakkı için uğraşılıyor olması.