Gökkuşağı Forumu

Biraz Tallinn Pride ve LGBT+

Cumartesi, 15 Temmuz 2017

Sıra sıra 3 ülkede (Estonya, Letonya, Litvanya) gerçekleşen Baltic Pride’ın sırası bu sene Tallinn, Estonya’daydı. 7-9 Temmuz tarihlerinde Tallinn’de LGBT+ etkinlikler düzenlendi ve 10 senenin ardından bir Onur Yürüyüşü gerçekleştirildi.

Tallinn’de de eşcinsel ilişkilerin bilinen tarihi, birçok LGB hareketinde olduğu gibi,  geylerin birbirleriyle semboller (gümüş küpe) ve çarklar (şuradan şuraya yürü - geri dönünce senden sigara isterse senindir!) üzerinden anlaşmasına dayanıyor. Bir de kulüp var, ama kulübe giden herkes kuir olduğundan, otomatikman çevrene açılmış oluyorsun ve dolayısıyla herkes gitme riskini alamıyor. Sonrasında bodrum partileriyle beraber lezbiyenlerin de dahil olmasıyla komünite dediğimiz şey yavaş yavaş şekilleniyor. Tallinn için bu yıllar 1970-80ler… Tabii ki tüm bunlar illegal ve erkekler yakalandıkları taktirde (“kadınların zaten seks yapmadığını ve istemediğini herkes bilir”) kriminal suçlular olarak toplum ve çoğunlukla aileleri tarafından dışlanıyorlar, yaşamları altüst oluyor — bu sebeple “gizli olsun ama mutlaka olsun!” şeklinde ilerliyor ilişkileri ve seks yaşamları.

Bunlar Pride’ın son etkinliklerinden biri olan 'LGBT Tarihinden Şehir Turu’ etkinliğinde anlatılıyor. Çoğu zaman binadan bile emin olamadan bir sokakta durarak, birkaç kişinin anıları üzerinden 1970’ten bugüne Talllinn’deki LGB bireyleri dinliyoruz. T harfini bilerek yazmıyor ve +’yı da bilerek koymuyorum çünkü trans bireylere dair tur boyunca duyduğumuz tek şey trans odaklı bir derneğin açılıp, daha sonrasında da kapanmasından ibaretti. Spesifik olarak interseks, aseksüel veya + bireylerin tarihteki varlıkları hakkında hiçbir şey kayda geçmemişti. Fakat bu sene, Estonya LGBT+ Derneği (Eesti LGBT+ Ühing) kapsayıcı ilerlemek adına +’yı dahil etmiş.

Estonya’nın Sovyetlerden kurtuluşunun ardından 1992’de eşcinsellik bir suç olmaktan kalkıyor. Fakat hala, günümüzde de “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” kavramları anayasalarının eşitlikten bahseden bölümünde yer almıyor, bu durum Türkiye’nin Madde 10’una çok benzer…

Estonya’da LGBT+’ların yasalarda görünürlüğü hakkında, avukat ve aktivist Reimo Mets ile röportaj

Artık eşcinselliğin yasal bir suç olmaktan çıkmasıyla ve damgalanmanın, toplumdan dışlanmanın  kağıt üzerinden kalkıp sadece kültürde kaldığı zamanların gelmesiyle ilk defa LGBT aktivistleri ve dolayısıyla öz örgütlenmeler ortaya çıkıyor. Tabii batıdan görülenler birebir uygulanmaya çalışılınca, alt-kültür ile yoğurulmuyor ve dengesiz bir ilerleme gözlemleniyor - bu yüzden de hala bir şeyler tam olarak oturmuyor.

Bir bar kapanıyor, yenisi açılıyor ama X Bar yer değiştirse de hep kalıyor… Bir örgüt kapanıyor, yeni bir dernek açılıyor, o kapanıyor bu açılıyor vs. derken 2004 yılında bir yürüyüş düzenlenmesi kararlaştırılıyor. 500-700 kişinin katıldığı bu yürüyüş, her sene insan sayısı kaybederek 2007’ye kadar devam ediyor. 2007’de 50-70 kişinin katıldığı yürüyüş bu defa geçmiş senelerden daha fazla saldırıya uğruyor. Kan damlalarının olduğu bir bayraktan bahsediyorlar ve bir gün o bayrağı müzeye koyacaklarını söylüyorlar.

Sonra ne mi oluyor? Tallinn’de LGBT+ görünürlüğe dair bir duraklama dönemi yaşanıyor… Taa ki 10 sene sonrası, bu sene: 2017’ye kadar.

Çalışmalarına devam eden dernekler elbette oluyor fakat çoğunlukla komünite içi eğitim ve bilgilendirme amaçlı çalışmalar ile ilerliyorlar. Sessiz sakin durmanın, yasa mücadelesine olumlu etkileri olacağını düşünüyorlar. Fakat bu durum tabii ki aktivizmden ve görünürlükten çok uzak. Öyle bir gidişat hali hazırda kendisini keşfedebilmiş olanlara faydalı ve kolaylaştırıcı olmak adına çok önemli olsa da,bu yaklaşım ne düzenin köklerine ne de düzende savrulanların köklerine inmeyi başarabilir.

Ben Tallinn’de 10 senedir yürünmediğini Facebook sayfalarından paylaştıkları yürüyüşe çağrı videosundan öğrendim. Açıkçası Türkçe kaynak bulabileceğimi zaten düşünmüyordum fakat doğru düzgün okunacak İngilizce kaynak ile de karşılaşmadım geçmişlerine dair. Videoda bağımsız aktivistler olarak bir araya gelip, bu sene yürümeye karar verdiklerini söylüyorlardı. Heyecanlandım, çünkü devlet desteği görmeden tamamiyle aktivistler tarafından yapılan yürüyüşler beni heyecanlandırıyor, diğerleri hakikaten ya marş marş ya da festival gibi geliyor bana…

İngilizce yürüyüşe çağrı videosu

Yürüyüşe gelirken dikkat edilmesi gerekenler bölümüne bakınca, ben hayli gerildim. Dedim daha sert geçecek herhalde İstanbul’dan, bizim polisler, Alperenlerden falan daha ciddi bir şeyler olacak. Yok hiçbir şey olmadı (neyse ki!) insanlar soyunmayışıyla kaldı…

Aslında benim bu yürüyüşe olan heyecanım ve inancım aynı metinle beraber de azalmaya başladı.

Kafama takılan bölümlerden birebir örnekler vermek gerekirse:  

  • Hayvanlar yok — LGBT+ hareketi eşitlik istiyorsa, her konuda eşitliği kabullendiğinden olmalıdır bu. Bu yüzdendir ki tarihinde de feminist, ekolojik ve vegan hareket ile de yakın bağları olmuştur çünkü hepsi sömürünün karşısındadır. Neyse ki yürüyüşte köpekler gördüm. :)
  • Organizatörler, güvenlik ve polis ile tartışmak yok — Ben şu an neredeysem, tartıştığım için buradayım, bu hareket neredeyse, “hayır” diyip tartıştığı için burada. Tartışmayı yasaklamak farklı düşünmeyi yasaklamak anlamına gelir, ki bunun bizim hareketimize yansımasını anlatmama gerek bile yok…
  • Kaba veya saldırgan (offensive) dövizler/pankartlar yok — Dinine bağlı olduğunu ileri sürerek “Yaşasın eşcinsel aşk!’” yazan bir pankartın saldırgan olduğunu savunan insanların da bizimle aynı dünyalarda yaşadığını görmekten çok mu uzağız, neyin kaba olduğuna veya neyin kime saldırgan geldiğine kim karar veriyor? Kaldı ki, insanların ne düşündüğünü, ne olabileceğini kısıtlamak kuir düşünce tarzından çok da uzaktır.
  • Kaba veya saldırgan malzemeler yok — Ben de yürüyüşe getirilmiş olan ülke bayraklarını kaba ve saldırgan bulabilirim, buluyorum… Ama ne oluyor, ne değişiyor?
  • Kaba veya saldırgan kostümler, jestler/hareketler yok — Burada kaba kostüm dediğiniz drag mi oluyor? Anlamadım ne kostümü, ben tiyatroya değil, özgür bir onur yürüyüşüne geldiğimizi sanıyordum…
  • Çıplaklık yok — Zaten bulunduğumuz her mekanda kültürün, toplumun, kuralların bize dayattıkları ile karşı karşıyayken, bir kural da biz, şikayetçiler olan biz, üretiyorsak, özellikle de bu kural beden üzerindense, e biz nereye gidelim onur yürüyüşlerine bile özgürce gidemiyorsak, yine bodrumlara mı dönelim? Ne yani?

Sadece devlet yapılı saldırıları engellemek veya onlara hoş/problemsiz gözükmek adına uslu çocuğu oynamak derim ben buna. Peki buna ne gerek? Evinin istenmeyen çocuğu senaryosu LGBT+ bireyler arasında sıkça rastladığımız bir durumken, bir şehrin LGBT+ hareketinin temsili olan günlerde bu tutumu “anne babaya” (devlete) baş eğerek yansıtmak doğru mu?

Yürüyüş alanına (Virus Sokağı) gittiğimde dikkatimi en çok çeken şeylerden birisi katılımcıların yaşlarıydı. İstanbul’da maalesef ki ballandıra ballandıra anlatılan onur yürüyüşlerini görmedim, 2015’ten beri katılıyorum fakat genelde gençlerin alana hakim olduğunu gördüm. Hareketin sürekli yenilenmesi, genç kalması iyi güzel fakat hareketle beraber büyüyenlerin de ortalıktan kaybolmamaları bir o kadar önemli.

Yaş çeşitliliğine katkı olarak bir de küçük bebekler, çocuklar gördükçe heteroseksist düzenden büyürken daha az yaralanabilecek hayatları olduğunu ümit edip, hayli mutlu oldum.

Eski şehrin sokaklarında yürüyorduk, arada alkış, destek, ilgi görünce bağırınıyor ses çıkartıyorduk fakat sloganlar yoktu. En bayat sloganımız olan “nerdesin aşkım” tadında bir şey ile bile karşılaşmadım.

10 senedir yürüyüşün yapılmamasının içsel nedenlerine bakılırsa, görünür olmanın harekette önemli bir yeri olmadığına inananlar tabii ki her yerde olduğu gibi buradalar da, ama bir grup da var ki, bu yürüyüş mantığının kendilerine Sovyetler zamanı zorla yürütüldükleri 1 Mayıs’ları anımsattığını söylüyormuş. İşin garibi, ben ne Sovyetlerde, ne de Estonya’da 1 Mayıs gördüm ama Cumartesi günü ben de içimden 1 Mayıs benzetmesini geçirdim. Geçirdim çünkü Onur Yürüyüşü deneyimlerim tek 1 Mayıs deneyimime göre daha özgürdü. Bu sene Bakırköy’de (keşke Bakırköy’de olmasa dediğim) 1 Mayıs yürüyüşüne katıldım, Tallinn Onur Yürüyüşü ile birkaç ortak noktasından bahsedeyim: Sınırları çizilmiş bir rota ardından ulaşılan sahne, katılımcı organizasyonların kendi sıralarında yürüdüğü, tek başına katılımcıysan ya araya kaynadığın ya da en arkaya gittiğin bir düzen…

İki yürüyüş bittiğinde de çok benzer şeyler hissetmiştim, sadece normal bir gün — sokakta günlük hayata kıyasla daha güvenli hissettiğim bir kalabalık içinde yürümek ama içimde hissetiklerim farklıyken.

Ama tüm bu detayları bırakıp da toplam resme bakınca diyorum ki, yine iyi ki bir şehirde daha yüründü, yine iyi ki bu dünya insanları biraz daha fazla renk gördü.

Ve toplam 1800 kişinin yürüdüğü tahmin edilen Tallinn Onur Yürüyüşü’nde, 300-500 kişi gelse çok başarılı bir iş çıkartacaklarını düşünen organizatörler hakikaten de başarılı bir iş de çıkartmış oldular. Anlatılanlara göre tarihlerinin de en görünür başarısı denebilir.

Tallinn'in LGBT+ bireylerinin özgürce ve eşitçe yaşaması tıpkı Litvanya, Ukrayna gibi ülkelerdeki görünürlükler kadar önemli çünkü tarihten, dilden, coğrafi konumdan, neyden olursa olsun Rusya'nın kültüründen kurtulamamışlıkları var ve Rusya’nın LGBT+ hakları konusundaki tutumu malumunuz...

Tallinn’e de İstanbul’a da, herkese saldırılardan arınmış rengarenk yürüyüşler tabii ki diliyorum, fakat bu saldırıların da bize bu hareketin neden tam şu an hayata geçmesi gerektiği konusunda bir hatırlatıcıdan başka bir şey olmasını istemiyorum. Aksine bizi daha fazla açılıp saçılmaya, hayatın, dünyanın daha fazla alanına sızmaya davet etsinler… O kadar!