Yaşam / Ekoloji

Doğanın Metalaşmasına Karşı Kaos GL’den Ekoloji Forumu

01 Kasım 2011
Sömürü ve tahakküm biçimleri arasındaki benzerliklerin anlaşılmasıyla mücadele alanları arasında ağlar örmeyi hedefleyen forum “birbirinden öğrenmek ve birlikte dönüşmek” şiarıyla hazırlandı.
 
Kaos GL’nin düzenlediği “Ekoloji Forumu” 29 Ekim Cumartesi günü, Ankara’da, Mimarlar Odası Toplantı Salonu’nda yapıldı.
İki bölümden oluşan forumun birinci oturumu ekolojik siyasetler üzerine olurken, ikinci oturumda iklim, enerji ve gıda politikaları ile Munzur, Hopa ve Gerze’deki direniş pratiklerine odaklanıldı.
 
Ekolojik Siyasetler
Mutlu Dulkadir’in kolaylaştırıcılığını yaptığı ilk oturumda ekososyalist hareket aktivisti Hande Atay, Yeşiller Partisi eş sözcüsü Ümit Şahin ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği aktivisti Güray Tezcan konuşma yaptılar.
Dulkadir yaptığı girizgahta 1960’lardan itibaren çağdaş anlamını kazanan ekolojik siyasetlerin çeşitli öğelerinin Endüstri Devrimi öncesinde de Antik pagan dinleri ile Hinduizm ve Budizm gibi dinlerde bulunduğuna değindi. Ayrıca doğa meselesinin reformist ve devrimci ele alınış biçimleriyle ilgili örnekler verdi.
“Ekolojik ve Ekonomik Kriz Zaten Kapitalizmin DNA’sında Vardır”
Ekososyalizm hakkında sunuş yapan Hande Atay, çevre ve ekoloji hareketlerinin teori farklılığına değinirken, çevre hareketinin daha ziyade reformist olduğunu, ekoloji hareketinin ise devrim, otonomi ve komün yanlısı olduğunu söyledi. Ekososyalizmin sınıf ve kimliğin birleştiği yeni bir sınıf inşasını hedeflediğini belirten Atay, ekososyalizmin Marksizmin eleştirisini yapıp onu geliştirmeye çalışan ve pratikte kendini hala oluşturan bir hareket olduğunu anlattı. “Hemşehri zeminine sıkışmış, mikro-milliyetçi hareketler milliyetçilik ve ataerkil yapıları yeniden ortaya çıkarıyor, bu da kadınları ve LGBTT’leri dışlıyor” diyen Atay, demokratik ve özdenetimci ekososyalizm tahayyülünün devrimden sonrasını değil, hemen şimdiyi düşündüğünü ekledi.
 
“Parti Olmayan Parti”
Yeşillerin partileşme sürecine odaklı bir konuşma yapan Ümit Şahin, Avrupa’da yüzde 20’lere varan partilere dönüşmelerinin tarihini anlatırken ’68 Devrimi ve Soğuk Savaş dönemindeki nükleer silahlanmayla birlikte yükselen savaş karşıtı harekete vurgu yaptı. Radikal hareketlerin genel olarak parlamentarizmi küçümsediğini; fakat yeşillerin ancak parlamentoya girerek kararları etkileyebileceğini fark ettiğini ve feminist, savaş karşıtı aktivist Petra Kelly’nin Yeşil Parti için yaptığı “parti olmayan parti, bir ayağı sokak, öbür ayağı parlamento olan parti” tanımını anlattı. Şiddeti politikaya alet etmemeyi ve şiddet dilini kullanmamayı önemsediklerini belirten Şahin, Che’ye karşı Gandi’yi önerdi. Şahin son olarak, Aralık ayında İstanbul Yeşil Ev’de düzenleyecekleri “Ekofeminizm” tartışmasına herkesi davet etti.
“Irkçılık=Cinsiyetçilik=Türcülük”
Türcülük ve hayvan hakları üzerine yaptığı sunumda Güray Tezcan, hayvan sömürüsünün giyim, gıda, eğlence, deney ve sahipli/sahipsiz hayvan gibi açılardan örnekleri üzerinde durdu. Yahudiler üzerinde deney yapılması ve siyahların köleliği konuları üzerinden hayvan sömürüsüne dair benzerlik kuran Tezcan, insanlarla hayvanlar arasındaki benzerliklerin çok fazla olduğunu belirterek insanların hayvanlar üzerindeki tahakkümünü eleştirdi. “Hayvansever” kelimesinden hoşlanmadığını belirten Tezcan, mücadelenin sevgi yerine hak temelli olması gerektiğini belirtti.
 
Mücadele Alanları ve Direniş Pratikleri
Remzi Altunpolat’ın kolaylaştırıcılığını yaptığı oturumda Gaye Yılmaz’ın doğanın metalaşması üzerine yaptığı girizgahın ardından sahaya bakan bir tartışma gerçekleşti. Havanın ve suyun metalaşmasının geri planını anlamaya çalışan sunumda “koruma” ve “kurtarma” kavramları arasındaki farklara ve ikinci kavrama geçişle birlikte metalaşmanın artışına değinildi. Yılmaz, Kyoto Protokolü’nün ardından bütün doğal kaynakların metalaşabileceğinin onaylandığını ve metalaşmanın bizlere önlenemeyecek bir şey gibi sunulduğunu anlattı. “Sermaye artık kılık değiştirerek mücadelenin yanında durmaya çalışıyor. Amaç gerçek mücadeleyi yok etmek” diyen Yılmaz, yenilenebilir enerjiye tabii ki karşı olmadığını; fakat yenilenebilir enerjinin metalaşmış biçimini eleştirdiğini vurguladı.
 
Akıl Verme, Yanımda Dur!
Tarımda endüstrileşme üzerine konuşan Cömert Uygar Erdem, kapitalistlerin kırdaki yaşama el atmasıyla endüstrileşmenin dayattığı rekabetin kırsalı ele geçirdiğini anlattı. Kırdakilerle mücadele için yukarıdan bir dil kullanmanın sakıncasına değinin Erdem, “oradaki insanlar kendilerine akıl öğretecek kişilere değil, mücadelelerinde yanında duracak kişilere ihtiyaç duyuyor” şeklinde konuştu.
 
Türkiye’nin İlk Milli Parkı’nı Yok Edecek Bir Proje
Munzur Vadisi’ne baraj yapılması kararıyla ilgili İbrahim Ögeyik, yasal mücadelelerini ve Munzur’un tarih ve doğa zenginliğini anlattı. Hidroelektrik enerji santrallerinin (HES) tamamen yanlış olduğunu savunmadıklarını belirten Ögeyik, yanlış olanın “tarihi ve doğal zenginlikleri yok edecek projeleri onaylamak” olduğunu söyledi. Munzur Vadisi’nin Türkiye’nin ilk milli parkı olduğunu da sözlerine ekleyen Ögeyik, yöredeki endemik bitki türlerine dikkat çekti.
26 Kasım’da Gerze’ye!
Sinop’taki nükleer ve termik santral karşıtı mücadeleyi aktaran Ümit Tatar, bunun hava ve su için verilen bir mücadele olduğunu anlattı. “İşbirlikçi devlet 3 termik santral ve 1 nükleer santral projesi ile bölgeyi bir enerji havzasına dönüştürmeyi planlıyor” dedi ve mücadeleleri sırasında polis tarafından gösterilen baskının büyüklüğüne değindi. 26 Kasım’da Gerze’de kitlesel bir eylem hazırlığında olduklarını ekleyen Tatar, bütün il ve platformlardan katılım için çağrıda bulundu.
 
İhtiyaçtan Fazla Enerji için: HES
Derelerin Kardeşliği ve Artvin özelinde konuşan Mustafa Eberliköse ise ihtiyacımızın oldukça üstündeki HES planları ile meselenin özünün enerji ihtiyacından ziyade sermaye ilişkilerinde yattığını belirtti. Derelerin Kardeşliği’nde mücadelelerin yerelliğinden ötürü yerel bölgelerden gelenlerle ana yürütmenin sağlandığını anlattı. Ayrıca kadınların yoğun katılımıyla birlikte zaman içinde söylem değiştirdiklerine ve “dedelerimizden kalan doğal miras” gibi ifadelerde “dedelerimiz” yerine “ninelerimiz” kullanımının uzun tartışmalar sonrası geçerlik kazandığına değindi.  
 
Fotoğraf: Gülistan Aydoğdu